Çamlıhemşin, Ayder, Zilkale

7 günlük Doğu Karadeniz gezimizin ilk gününde Atlas Global’ın 10:05 seferi ile İstanbul’dan Trabzon’a geldik. Uçakta bizim turumuza katılan 20 kişi, birkaç Karadeniz yerlisi yolcu dışında çok sayıda peçeli, çok çocuklu Arap turist vardı. Bu bölgenin Araplar tarafından çoktan keşfedilmiş ve yerleşilmiş olduğunu böylece birkez daha üfarketmiş olduk. Ne kadar şanslıyızki, Ülkemiz sözcüklerle yazılarla anlatılamayacak kadar değerli.
Uçak seferinden sonra ilk durağımız Çamlıhemşin oldu. Yaklaşık 2 saatlik araba yolculuğundan sonra Çamlıhemşin merkeze ulaştık. Burası inanılmaz dik dağların arasında yerleşmiş bir bölge. Bana göre bu kadar dik ve düz arazinin olduğu bir yere bir yerleşim merkezi kurmak düşünülemezken, civarda yerleşime uygun başka bir düz alan olmadığından yöre halkı bunu gerçekleştirmiş. Ayrıca her küçük metrekarede tarım yapılıyor. Yol ile sel şiddetinde akan bir derenin arasında kalan 2 metre genişliğindeki alanda çay, mısır ya da fasulye ekilmiş olarak görebilirsiniz.

Çamlıhemşin’den sonra yol çatal oluyor ve iki farklı bölge ve yaylalara çıkıyor. Sol taraftan devam ederseniz yol sizi Ayder Yaylasına götürüyor. Ayder’e aslında yayla demek pek doğru değil, çünkü bir düzlüğü yok. Fırtına Deresi denilen derin vadinin kenarına kurulmuş bir yerleşim yeri. Çok sayıda otel, motel, pansiyon var. Bizim Ayder’e çıktığımız gün Cumartesi günüydü ve oldukça kalabalıktı. Yaylanın üst tarafına yürüdüğünüzde karşıda Gelin Tülü şelalesini görebiliyorsunuz.
Ayder, milli park ve koruma alanı olduğu için bu bölgede Hes yapılmamış, bu nedenle doğa diğer bölgelere göre nispeten daha iyi korunmuş durumda.

Ayder’de közde kahve pişiren çok sayıda kahvehane var. Manzara eşliğinde kahve içebilirsiniz. Ayrıca burada laz böreği, bal ve mısır unundan yapılan helva ve fırın sütlaç yer alıyor. Her köşede haşlama mısırcı ve dondurmacı da bulabilirsiniz. Rizeye özgü, peynir, tereyağı, bal, Rize bezi gibi hediyelik eşyaların satıldığı dükkanlar da yolun her iki tarafında yer alıyor.

Ayder’de ya da Fırtına Deresi üzerinde rafting yapan tesisler var. Ayrıca dere üzerinde eskiden ulaşım amacı ile yerli halkın kullandığı çelik halatlarla karşıdan karşıya geçebiliyorsunuz, ya da dağların yüksek noktalarına ulaşabiliyorsunuz. Bu ulaşım şeklinin bölgedeki orjinal adı “var-gel”miş. Şimdi zipline denilen başka bir isim kullanılıyor. Bence keşke var-gel demeye etseler.
Çamlıhemşin’de pastanecilik meşhur, İstanbul’daki pek çok pastanede de Çamlıhemşin’li ustalar çalışırmış. Burada pek çok pastane ve iştah açıcı pastaları vitrinlerde görebiliyorsunuz.

Çamlıhemşin’den sonra yolun sağ tarafından devam ederseniz Fırtına Deresi üzerindeki eski taş köprüleri görebilirsiniz. En önemlisi Cinciva Köprüsü. Köprünün yan tarafında ayrıca eski bir mezarlık da yer alıyor, mezarlığın ilerisinde bir de yapı var, bu yapı sonradan yapılmış, Sevdaluk dizisinin çekimlerinin yapıldığı yermiş.
Bu yolu takip ettiğinizde Zilkale’ye ulaşıyorsunuz. Zilkale yerel dilde “aşağı kale” demek. 13. yüzyılda yapılmış ve kalenin bazı yerlerinde yükseklik 500 metreye ulaşıyor. Manzara tabiki mükemmel, ayrıca kalenin yanında bir küçük kafeterya yer alıyor. Bu bölgede her görülmesi gereken noktanın yanında küçük bir tesis mutlaka var. Bu yüzden ihtiyaçları karşılamada hiç zorlanmıyoruz.
Zilkale’den sonra durağımız ise Palovit şelalesi. Şelale, 15 metre yükseklikten dökülüyor ve debisi en yüksek şelalelerden biriymiş. Şelalenin girişinde yine bir mısırcı sizi bekliyor.


Geceyi Çamlıhemşin Dere Otel’de geçiriyoruz. Odamız, 4 yatak olan geniş bir odaydı. Ve pencerenin altından Fırtına Deresi gerçek bir fırtına şiddetiyle akıyordu. Odada camı açtığımızda suyun coşkun çağlayan sesinden birbirimizi duyamıyorduk. Su sesinin verdiği huzur, dağların temiz havası, yol yorgunluğu ve yeni yerler keşfetmenin heyecanı ile derin bir uykuya dalıyoruz.

Bizim için önemli bir diğer konu da sivrisinek olmaması.

Bir Cevap Yazın