Bu ay yataklı tren ile Sofya’ya gitmeye karar verdik. Gezi için Sofya’yı seçmemizin ilk nedeni trenin Sofya’ya gidiyor olması, ama tabiki Sofya hem binlerce yıllık tarihi de bizi Sofya’ya çekti. Ayrıca bizimle ortak tarihi paylaşması ve Bulgaristan’ın yeşili bol dokusu nedeniyle de Sofya hep gitmek istediğimiz yerlerden biriydi. Tren ile yolculuk uçakla yolculuğa göre çok ekonomik, ayrıca Bulgaristan, Euro’nun bu kadar yükseldiği bir dönemde finansal olarak da iyi bir tercih. Bulgaristan’da günlük hayat, harcama limiti olarak İstanbul’dan çok farklı değil. Ulaşım olarak da hesaplı bir yöntem seçtiğinizde, yolculuğunuz size ekonomik bir yük olmaktan çıkıyor. Bulgaristan’a gitmek için Shengen vizesine sahip olmanız lazım, eğer vizeniz yoksa vize ücreti önemli bir masraf kalemi olabilir.
Biz Bulgaristan’ı ve Sofya’yı çok beğendik. Öncelikle bizdeki kalabalık yok, sokaklarda, caddelerde sadece olması gerektiği kadar insan var, yani bomboş da değil. Doğayı ve yeşili her ortamda korumuşlar ve ortaya çıkarmışlar. Sofya, Bulgaristan’ın en büyük ve en kalabalık kenti ve şehrin her yerinde binalar en fazla 5-6 katlı, yani binalar büyük ağaçlarla aynı yükseklikte. Sofya’nın sokakları bana bizim eski İstanbul sokaklarını hatırlattı, yani çok eski Osmanlı zamanı değil ama 1950-1960’dan kalma Üsküdar ya da Kadıköy’ün sokakları gibi.
Şehrin, komünist dönemden kalma mimarı yapısı, tramvayları bize sevimli ve nostaljik geldi. Her köşedeki parklar, iç avlular, eski model arabalar da bizim için ilgi çekiciydi ve hoş anılar bıraktı.
Hava en fazla 8C’ydi ve bol bol kar yağdı ama bu kar şehir içi ulaşımı hiç etkilemedi, yollar ve kaldırımlar her zaman açık ve rahatça yürümeye uygundu. Bu yıl İstanbul’da hiç göremediğimiz karı burada gördük ve çocuklar bol bol oynadılar. Öyleki, küçük kızımın ayakkabısını içinden buz parçaları çıktı, her gördüğü kar yığınına balıklama atladı. Soğuktan fazla etkilenmedik, hem hazırlıklı gelmiştik, kalın giysilerimiz vardı, hem de fazla rüzgar olmadığı için ve hava kuru olduğu için, İstanbul’daki kadar üşümedik.
Kızlar Sofya’ya trenle tekrar gitmek istiyor….
Bu yazımda sadece Sofya’ya ait genel izlenimlerimizi ve genel bilgileri yazdım, başka bir yazıda da gördüğümüz müzeleri yazacağım.
Sofya’da Görülecek Yerler
Sofya’nın tarihi ve turistik yerleri birbirine çok yakın şekilde konumlanmış durumda. Buraları gezerken herhangi bir vasıtaya binmenize gerek yok.
Bizim tarihi noktaları gezi planımız aşağıda anlattığım sıradaydı, bu plan ile hiçbir yerden iki kez geçmedik ve görmek istediğimiz her yeri görmüş olduk.
Öncelikle, trenden sabah indiğimiz için, sıcak bir kahve içmek ve Türkiye’de olduğu gibi güzel bir hafta sonu kahvaltısı olmasa da bir şeyler atıştırmak istedik ve bu nedenle gezimize Vitoşa (Vitosha) Caddesinden başladık. Vitosha Caddesi trafiğe kapalı, bol bol kafelerin olduğu, arada da mağazaların yer aldığı hareketli bir cadde. Alışveriş için Bulgarlar bu caddeyi tercih ediyor. Bu caddenin bir başında bizim ülkemizde maalesef olmayan büyük bir şehir parkı var, diğer tarafında da tarihi yapıların başladığı yerde Sofya Adalet Sarayı var. Çok görkemli bir yapı, bizdeki devlet dairelerinin küçük geldiği için hemen yenilenmesi, yanlarına ek binaların eklenmesi ile böyle tarihi yapılarımız maalesef kalmıyor. Yurtdışında bu binaları ve şehir parklarını şehrin içinde, şehrin bir parçası olarak yaşamaya devam eder şekilde görünce gerçekten kıskanıyorum.


Neyse, kıskanma duygumuzu atlattıktan ve Vitoşa Caddesinin sonundaki Adalet Sarayının fotoğraflarını çektikten sonra, Aziz Nedelya (St Nedelya ya da Bulgarcası Sveta Nedelya) Kilisesi’ne ulaşıyoruz. Kilisenin tam olarak ne zaman inşa edildiği bilinmiyor ama yaklaşık 1000 yıllık bir kilise ve hep aktif olarak kullanılmış. İçindeki zengin resimler ve yanındaki geniş meydan, meydanda dolaşan kuşlar bakımından görülmeye değer.
Kiliseyi gördükten sonra yine Vitosha Caddesi’ni arkanıza aldığınızda Serdika Arkeoji Kazı Alanı’na ulaşıyorsunuz. Burası 4 ana caddenin bir + işareti şeklinde kesiştiği bir meydan. Bu meydan ana yolların kesişme noktası olduğu için, şehirde metro yapılacağı zaman, ana istasyonlardan birinin de bu meydanda olmasına karar verilmiş ve inşaata başlanmış. Ancak inşaat sırasında, çok yakın bir tarihte sadece 2004 yılında buradaki tarihi kalıntılara ulaşılmış. Henüz çok az bir kısmının kazılarak gün yüzüne çıkarıldığı söylenen antik kalıntılar MÖ 1-6. yy arasında inşa edilmiş ve toplam 9bin metrekare alanı kapsıyormuş. Kalıntılar arasında 8 cadde, bir bazilika, mineral su kaynakları gibi yapılar yer alıyormuş. Kalıntıların bir kısmı metro durağı girişinde sergileniyor, bazıları da dışarıdan görülecek şekilde, cam vitrinlerin arkasında yer alıyor. Bu meydanda ayrıca Bulgaristan’ın yönetim binaları da meydanı çevreleyecek şekilde yer alıyor ve binaların karşısında da Aziz Sofya Anıtı bütün yüksekliği ile tüm yapıları selamlıyor. Burada 2000 yılına kadar Lenin’in heykeli yer alıyormuş, 2000 yılındaki devrimden sonra yerine Aziz Sofya Heykeli dikilmiş. Heykelin etrafındaki idari binalar ise hem çok estetik, hem de tarih ile günümüz yaşantısının iç içe geçmiş şekilde hoş bir görüntüsü. Serdika kalıntılarının bir kısmı daha birkaç sene önce inşa edilen Serdika Hotel’in inşaatı sırasında ortaya çıkmış. Kalıntıların gladyatör dövüşlerinin olduğu bir arena olduğu duvar resimlerinden anlaşılmış. Resimlerde timsah ya da aslan gibi vahşi hayvanlarla mücadele eden gladyatörlerin figürleri yer alıyor. Otelin sahibi toprak altında kalan ve otopark olarak planlanmış bu alanı, projeyi değiştirerek, bir sergi alanına dönüştürmüş. Bizim yürüme yolumuza çok yakın olduğu için burayı da ziyaret etmeden geçmedik.
Yola aynı istikamette devam ettiğinizde Mimar Sinan’ın Trakya’daki eserlerinden biri olan Banya Bashi Cami’sini görebilirsiniz. Cami termal suların üzerine kurulmuş, hemen arkasında da bugün tarih müzesi olarak kullanılan hamamları görebilirsiniz. Termal banyolardan adını alan caminin inşaatı 16.yy’da tamamlanmış. Banya Bashi, Bulgarca bir kelime ve İngilizcesi “many baths” yani “çok sayıda- bir yığın banyo” anlamına geliyor. Caminin arkasında bence çok estetik, sarı bina hemen gözünüze çarpıyor, burası da bugün tarih müzesi olan hamam yapısı.
Sıcak termal sular, bugün Tarih Müzesinin etrafındaki çeşmelerden akıyor ve isterseniz ellerinizi yıkayıp bu sudan içebiliyorsunuz. Bizim kızlar da soğukta üşüdükten sonra ılık suyla önce ısındılar, sonra da üşüdüler.
Tarih müzesini de gördükten sonra istikametimizi değiştiriyoruz ve Tsar Osvoboditel Bulvarı’na yöneliyoruz. Diğer önemli tarihi yapılar ve müzeler de bu cadde üzerinde yer alıyor.

Burada ilk önce St George Rotunda Kilise kalıntılarını görüyoruz, geniş bir avlu içinde yer alan bu kilisenin tarihi 4. yy’a kadar uzanıyor. Daire şeklinde olduğu için, yuvarlak anlamına gelen rotunda ismini almış.
Bundan sonraki durağımız Sofya Arkeoloji Müzesi, bu civarda yapılan kazılardan çıkan kalıntılar bu müzede sergileniyor. Müze binası Osmanlı Döneminde bir cami olarak inşa edilmiş ve yapının tavan süslemeleri bugün beyaz boya ile kapatılmış durumda. Bulgarlar da bizim gibi başka dinlerin eserlerini sergilemeyi ya da saygı göstermeyi pek sevmiyorlar. Müzede bir mamut kalıntısının dişleri de sergileniyordu ve dişlerin büyüklüğü ve bir değirmen dişlisi gibi geniş formu bize değişik geldi.
Arkeoloji Müzesi’nin biraz ileride, karşı tarafında Etnografya Müzesi yer alıyor. Bu müze de tarihi bir saray içine kurulmuş ve Bulgar kültürüne ait eserler sergileniyor. Bu kompleks ve etrafındaki bahçeler de Sanat Galerisi, Doğu Almanya’nın ünlü ve sevimli aracı Trabant’ın şekillendirildiği Trabant Anıtı ve ünlü Bulgar ressam Vladimir Dimitrov anıtı yer alıyor.
Dediğim gibi bu civardaki tüm yapıların tarihi bir özelliği var ve hepsi bugün müze ya da anıtsal bir amaçla kullanılıyor. Şehrin bu bölgesi yapıların içi gibi, dışından da adeta bir müze görünümünde sizi bekliyor.
Etnografya Müzesi’ni geçtikten sonraki durak Rus Kilisesi, gerçekten masallardan fırlamış gibi, Kızıl Meydan’ın sanki bir bölümünü koparıp buraya taşımışsınız gibi, insanı zenginliği ve güzelliği ile etkileyen, küçük olmasına karşın ihtişamı ile şaşırtan bir yapı. Bence Sofya’daki en etkileyici yapılardan biri burasıydı, mutlaka görülmeli.

Rus Kilisesi’ne de hayran kaldıktan sonra St. Sofia Bazilika’sına ulaşıyoruz. Bu yapı adını İstanbul’daki Aya Sofya’dan alıyor ve şehre de adını veriyor. Zamanın Bizans İmparatoru Justinyen bu kiliseye Aya Sofya’ya benzerliğinden dolayı St. Sofia adını veriyor ve şehir de yıllar sonra Osmanlı Devleti ile birlikte bu isimle anılmaya başlıyor. Kilise yine 4 yy’a kadar uzanan kalıntıların zamanla restore edilmesi ve ilaveler ile bugünkü formuna ulaşmış. Kilisenin altında bugün müze olarak kullanılan tarihi kalıntıları görebilirsiniz. Aya Sofya gibi kırmızı tuğlalardan örülmüş bir yapı.
Bu yapının arkasında ise bütün ihtişamı ile Alexander Nevsky Katedrali yer alıyor. Bu diğer yapılara göre yeni olmakla birlikte en büyüğü ve en ihtişamlısı. Bulgarlar için de en gurur duydukları yapı bu olsa gerek. Bu yapı, Türk-Osmanlı egemenliğinden çıktıktan sonra bölgedeki diğer ulusların da desteği ile inşa edilmiş, Balkanlar’ın ve Ortodoks Mezhebinin en büyük kiliselerinden biri. Alexander Nevsky Katedrali’nden sonra biz 10 dakikada ara sokaklardan otelimize yürüdük ve artık bizim için dinlenme zamanıydı.
Sofya’da yemek
Bulgar yemekleri, bizim yemeklerimize benziyor, kebapları, etleri ve sebze yemekleri bizim mutfağımız gibi.
Kahvaltı pek yapmıyorlar, çay içmiyorlar ama bol bol kahve içiyorlar. Yemeklerin yanında bira ve şarap içiyorlar. Bulgar üzümleri ve şarapları ünlü ve tadılmaya değer. Ama bir diğer önemli içkileri de rakia, yani bizdeki rakı. Rakıyı sek olarak, su katmadan içiyorlar.
Biz bir gün Bulgar mutfağı ile ünlü Vodenitzata’da yemek yedik. Vodenitzata, Sofya Merkez’e yaklaşık 10 km uzaklıkta bir tepede yer alıyor. Tepeye biz taksi ile çıktık ve 10 Leva ödedik. Yemekler gerçekten lezzetli, sunumlar güzeldi. Restoran çam ağaçlarının arasında, otantik objelerle süslenmiş hoş bir restoran. Yemekler geleneksel seramik tabaklarda servis ediliyor.
Ertesi gün de Divaka restoran’da yemek yedik. Burası da fiyatları makul, lezzetli, yerel insanların tercih ettiği ve Bulgar yemekleri servis eden sevimli bir restorandı. Vodenitzata çok daha turistik, burası daha yerel ve küçük bir işletmeydi.
Bir gün de Bulgaristan’daki restoran-kafe zinciri olan Spagetti restoranda yemek yedik. Burası da bizim İstanbul’da bulunan Big Chefs ya da Mid Point benzeri bir kafe. Fiyatlar da benzer özellikte, her türlü yemek bulabileceğiniz, temiz ve belli bir standardı koruyan bir yer.
Bulgaristan’daki sokak pazarlarında fırınlanmış bal kabağı gördük, iyice kızarmış bir şekilde çok iştah açıcı duruyorlardı ve canımız çekti. Oteldeki görevli bu tatlıyı Happy restoran zincirinde bulabileceğimizi söyledi. Gerçekten de burada 5-6 çeşit olarak sunuyorlar. Bal kabağı sade bir şekilde fırınlanıyor, daha sonra yerken üzerine bal, ceviz, kaymak vs. ekliyorlar. Bizim şekerle pişirilmiş kabak tatlımız bana daha lezzetli geldi ama fırınlanmış kabaklar da gerçekten çok çekiciydi. Bizim kabak tatlısını yediğimiz Happy Restoran da çok kalabalık, yerel Bulgar müşterilerle dolu, her türlü yemeği sunan bir restoran-kafe zinciri. Spagetti’ye göre fiyatları biraz daha düşük.
Bulgaristan’da restoranlarda sigara içilen yerler ile içilmeyen yerler ayrı. Sigara içilen yerler de kapalı ama her iki bölüm birbirinden tamamen ayrılmış durumda.
Yemek deyince Vodenitzata’ya gittiğimiz gün yaşadığımız macerayı da anlatmadan geçemeyeceğim. Biz restorana ulaştığımızda hafif hafif kar başlamıştı ve içeri girmeden önce 10-15 dakika kar oynadık. Doyurucu, lezzetli, keyifli yemeklerimizi yedikten sonra da restorandan bizim için bir taksi çağırmasını istedik, ama kar nedeni ile taksi gelemiyordu. Kepçe ile önce kar dolmuş olan yolun açılması gerekiyordu ve bize bir saat sürebileceğini söylediler. Akşam olmuş, hava iyice soğumuştu, restoran güzel ve sevimli olmasına karşın bizim artık iki kızımızla otele dönme vaktimiz gelmişti. Bu sırada bizimle birlikte restorandan ayrılmaya çalışan Yunanlı turist kafilesi de kendi minibüsleri ile Sofya merkeze inmeye çalışıyorlar ama araçları yola çıkamıyordu. Yaklaşık yarım saatlik uğraştan sonra hareket edebilir hale gelen minibüse komşularımızdan bizi de almalarını rica ettik. Sağ olsunlar bize hemen 4 kişilik yer açtılar ve rahatça otelimize vardık. Bizim için orada geçen stres dolu yarım saatin sonunda, komşu ülkemizde, başka bir komşumuz yardımcı olmuştu. Aynı şey Türk bir kafilenin başına gelse eminim bizler de aynı ilgi ve yakınlığı gösterir ve gereken yardımı yapardık. Tarih-politika nasıl olursa olsun bu ulusların kardeşliği hiç azalmayacak.
Sofya’da konaklama
Biz Sofya gezimizde Ocak ayının en soğuk günleri olmasına karşın pek çok turist grubu ile karşılaştık. Sofya benim beklediğimden daha turistik ve turistlere daha alışık bir şehir olarak karşıma çıktı. Belki bu nedenle şehirde pek çok otel var, her türlü yıldızda ve özellikte otel bulabilirsiniz. Biz ülkemizde yasaklı olan Booking.com aracılığı ile konumu, kahvaltı dahil olması, 4 yataklı bir odayı uygun fiyata sunması ve uluslararası bir zincir olması nedeni ile Best Western Art Plaza Hotel’i tercih ettik. Odamız çatı katında, balkonu ve küçük bir mutfağı dahi olan sevimli bir odaydı. Çocuklar da odadaki yuvarlak kanepe ve odanın karlı sokakları gören manzarası ile epeyce zaman geçirdiler.
Sofya’da Ulaşım
Tramvay ya da otobüs ile her yere gidebilirsiniz. Ama bizim zamanımız azdı ve hava da çok soğuktu o yüzden taksiyi tercih ettik. Gitmeden önce her yerde Sofya’da taksiye binerken çok dikkatli olunması gerektiği yazıyordu ve bu nedenle zincir taksi şirketleri tercih edilmedi diyordu. Bu şirketler Ok Taksi, Easy Taksi gibi şirketler. Biz de genellikle otel ya da gittiğimiz restoranlar tarafından çağrılan taksileri kullandık ama bunun dışında da yoldan taksiye bindiğimiz oldu. Başımıza kötü bir tecrübe gelmedi ama buna biz engel olduk. Nasıl mı? Yolculuk öncesi cep telefonuma Google Haritalar’da Sofya’yı çevrimdışı olarak kullanmak üzere kaydettim. Böylece telefonumda Sofya’nın haritası yüklenmiş oldu. Daha sonra telefonum cep telefonu şebekesini kullanmadan, sadece GPS üzerinden bulunduğumuz yeri, gitmek istediğimiz yeri ve yol tarifini bulabilir oldu. Böylece yüklü bir cep telefonu faturası olmadan ve elimde varmak istediğimiz yere ulaşmak için sağa git, sola git diyen akıllı bir cihaz oldu. Taksiye bindiğimizde, hem gideceğimiz yeri, hem de yolu sürücüye bu şekilde gösterdik. Belki bu yüzden kimse bizi kandırmaya çalışmadı, ya da günahlarını almayalım, belki de zaten baştan beri hiç öyle bir niyetleri yoktu.
Bu yöntemi tüm yurt dışı seyahatlerimizde kullanıyoruz, özellkle de araba kiraladığımız zamanlarda yanımızda bir rehber varmışçasına ilerliyoruz. Sizlere de tavsiye ederim.
Sofya’da Alışveriş
Bulgaristan, dünyanın en fazla gül yağı üreten ülkesi, ikinci sırada da Isparta bölgesi ile Türkiye geliyor. Bu üretim hacminden dolayı her yerde gül kokulu sabunlar, parfümler, kremler bulunuyor. Bu ürünler hem çok güzel, hem de hediyelik olarak çok ideal, herkesin kullanabileceği bir şey bulmak mümkün. Ayrıca hediyelik eşya satan dükkânlarda, Bulgaristan’ın geleneksel kostümlerini giymiş bebek figürleri, seramik tabaklar vs de bulabilirsiniz.
Benim Bulgaristan’da en çok dikkatimi çeken şeylerden biri de kitapçı dükkanlarıydı. Heryerde, her köşe başında kitapçı var, çocuk kitapları da vitrinlerde bol bol yer alıyor. Her kitapçıda Bulgarca kitaplar bir yerde, başka bir yerde de İngilizce, Almanca ve diğer dillerdeki kitapları bulabiliyorsunuz. Biz büyük kızımın okumak istediği ve Türkiye’de çok pahalı olan bazı İngilizce kitapları tesadüfen bulduk ve hemen aldık. Küçük kızım da yaşına uygun resimli başka bir İngilizce kitap beğendi. Gittiğimiz yerlerden kitap almak, hem anı olması açısında iyi oluyor. Hem de çocuklar yolculuk sırasında yeni bir heyecanla kitaplarını okuyorlar ve bu onları meşgul ediyor.
Sofya’da Banya Bashi Camisinin karşısında kapalı Pazar yeri bulunuyor. Hem 2 katlı dükkânların bulunduğu tarihi çarşıyı gezebilir, em de buradan kaşkaval peyniri alabilirsiniz. Bulgaristan’da ayrıca et çok ucuz ve et mamulleri de çok tercih ediliyor. Çeşit çeşit sucukları da bu çarşıda bulabilirsiniz. Biz daha önce Bulgaristan’dan bu şekilde sucuk almıştık ama nedense pek beğenmedik, bize kokusu ağır geldi. Ya aldığımız markanı ürünün özelliği buydu ve biz bilemedik, ya da başka bir nedenle o yüzden bu seyahatte sucuk türü bir ürün almadık. Ama tarihi çarşıdan kaşkaval peyniri aldık. Çok beğendik, çok az tuzu olan yağlı bir peynir.
Bulgaristan’ın üzüm bağları ve şarapları da ünlü, almak isterseniz, buradan şarap almak da iyi bir tercih olabilir.
Ayrıca Bulgaristan’da menekşe şekeri de yerel hoş bir tat. Bakkallardan alabileceğiniz bu ürün kokusu ve çiçek şeklindeki şekerleri ile ilginç olabilir. Ama bana tadı biraz krem yiyormuşum gibi hissettirdi. Herkesin damak tadı farklı olduğu için siz de deneyin. Belki farklı markaların tatları da farklıdır.
Çok güzel anlatmışsınız sanki gitmiş gibi olduk… Ötesi birçoğumuzun bir zamanlar Anadolu da hasret i (ayrılık) vuslatı da(kavuşma) sembolü olan çuf çuf kara trenleri anımsatması. Günümüzün özellikle İstanbul iş yaşamının insana kendisini bile unutturan koşuşturmacasına karşı sevdiklerinle ‘slow’ bir gün yaşatması da fazlası…
Siz kızlarınızla hep gezin bize de böyle güzel, içten ve gerçek bir rehber gibi anlatın… teşekkürler size ve gezgin kızlarınıza…
BeğenLiked by 1 kişi
Ne kadar güzel anlatmışsınız! Hemen ilk trenle gidip görmek istedim.
BeğenLiked by 1 kişi