Edirne’de son günümüz

Edirne gezimizin son günü olan Pazar günü biraz daha şehir merkezi dışındaki bölgeleri görmek üzere program yaptık. Saray İçi, Beyazıd (bazı kaynaklarda Bayezid yazıyor, bazı kaynaklarda Beyazıd, ben kendi dilimin alıştığı gibi kullanmak istedim) Külliyesi ve Sağlık Müzesi, Karaağaç, Meriç Nehri ve Köprüsü’nü gördük.

İlk durağımız Saray İçi bölgesiydi. Öncelikle söylemem gerekirki, bundan yaklaşık 700 yıl önce inşa edilmiş, o zamanın şartlarında devasa bir yapıdan bugün geriye pek az şey  kalmış. İnsan düşünmeden, üzülmeden edemiyor. Ana saray yapısı, yani Cihannüma Kasrı 7 katlı olarak inşa edilmiş, Edirne Başkent olduğunda ve daha sonra da 1400-1700 yılları arasında aktif olarak kullanılmış, burada şehzadelerin sünnet törenleri, düğünleri yapılmış, zaman içinde eklemeler olmuş, tamir görmüş ancak daha sonra kötü günlerini yaşamaya başlamış. Önce terk edilmiş, sonra depremler, yangınlar görmüş ve son olarak da cephanelik olarak kullanılırken bizzat devlet görevlileri tarafından Ruslardan korumak üzere havaya uçurulmuş. Sarayın havaya uçurulmasından sonra kalıntılar arasından sonradan çıkarılan bazı saray için özel yapılmış, İznik çinileri ve başka değerli eşyalar ise, 27 sandık içinde İngiliz Kraliçe’sine hediye olarak gönderilmiş. Sarayın hikayesini duyunca bu kadar acımasız süreçlere maruz kaldığı için bir kez daha üzüldüm. Ama üzüldüğüm şeyler bu kadar olsa yine iyi. Buradan geçen Tunca Nehri biz Edirne’ye varmadan bir hafta önce yağan yağmurlar ile taşmış ve Adalet Kulesini diğer saray yapılarının olduğu bölümden ayıran köprü sular altında kalmıştı. Hatta Adalet Kulesi de belli bir yerine kadar su içindeydi. Su, kendisi ile mücadele edilemeyen,  kendine her yerde yol bulan bir sınırsız kuvvet. Bu koca nehri, yüzyıllardır aktığı yataklardan taşmaya zorlayan neden ne olabilir? İşte, benim aklıma yine doğaya karşı yaptığımız saldırılar, onun da sonuç olarak kendine yer bulabilmek için yaptığı karşı saldırılar geliyor. Umarım Tunca Nehri’ni daha fazla rahatsız etmeyiz de o da bizim bugüne kadar zar zor ayakta kalabilmiş anıtsal yapıtlarımıza daha fazla zarar vermez.

Edirne Adalet Sarayı

Bugün saray mevkiinde neredeyse tek ayakta sağlam olarak kalan yapı, Adalet Kulesi. Diğer birkaç yapı, restorasyon sonrası yenilenerek bütünlüğüne tekrar kavuşmuş. Kule Mimar Sinan tarafından yapılmış, içine girilmiyor ama burası zamanında saray divanının toplandığı bir makam dairesi olarak kullanılıyormuş. Ayrıca burada 2 mermer taş var, birinde (seng-i arz) halktan gelen dilekçeler okunuyor, diğerinde de (seng-i ibret) suçlular başları kesilerek idam ediliyormuş. Adalet Sarayının hemen önünde Fatih Köprüsü yer alıyor. Biz köprünün suyun üzerinde kalabilen sadece küçük bir kısmını görebildik.

Burada yaşanan acılar Sarayın yaşadıkları ile bitmiyor, 93 Harbi, yani Balkan Savaşı sırasında bu bölgede esir düşen Türk askerleri kampa alınmış, imkansızlıklar içinde açlık ve hastalıklarla vefat etmişler. 20 bin askerimizin bu şekilde burada can verdiği tahmin ediliyor. Adalet Sarayı’nın karşısında Balkan Savaşı sırasında bu mevkide şehit olanlar adına yapılmış olan anıtları ziyaret edebilirsiniz.

Saray kalıntıları arasında Kum Hamamı denilen, fazla büyük olmayan bir hamam yapısı en sağlam ayakta kalan/restore edilmiş olan yapılardan biri. Buradan çıkan kum ile inşa edilmiş, bu nedenle Kum Hamamı deniyor. Buradaki yapıların hiçbirinin içine girebilmek mümkün değil, bu nedenle dışarıdan görebiliyorsunuz.

Sarayın ana giriş kapısı yine ayakta kalan birkaç yapıdan biri. Ama Nasrettin Hocanın türbesi gibi, boş bir alanda sadece kapıya ait bir tak kalmış, etrafında başka hiçbir yapı yok.

Bu alanda restorasyon nedeni ile bugün sağlam bir şekilde karşınıza çıkacak son yapı ise saray mutfağına ait, o dönemdeki adı Matbah-ı Amire. 8 kubbeli, geniş bir yapı. Yine yapının içine girilemiyor.

Bu yapıların olduğu bölümden Fatih Köprüsü ile Kırkpınar Güreşlerinin yapıldığı alana geçiliyor, ancak biz gittiğimizde köprü de sular altında olduğundan karşıya geçemedik ve bu alanı göremedik. Rehberimizin bize aktardığına göre güreşlerin yapıldığı zamanlar dışında bu alan çok bakımsız, hatta çöplük gibi oluyormuş. Güreşlerin başlangıcı ise tıpkı gladyatör döğüşlerinde olduğu gibi, savaş zamanı dışında askerlerin kondisyon kaybetmemesi için bir çeşit antrenman niteliğinde yapılıyormuş. Böylece hem askerler fiziksel olarak zinde kalıyor, hem de zihinsel olarak yaşadıkları boşlukta, onlara bir meşgale, bir hedef niteliği taşıyormuş. Bu alanda 2 çok kuvvetli pehlivan saatlerce güreşmişler, akşam olmuş, herkes dağılmasına rağmen onlar güreşmeye devam etmişler, sabah olup da arkadaşları geldiğinde 2 pehlivanı da ölü olarak bulmuşlar, ancak dövüştükleri yerde, yer altından pek çok noktadan suların fışkırdığını görmüşler. Bu nedenle bu alana Kırkpınar adını vermişler.

Biz Saray bölgesini geride bıraktıktan sonra Beyazıd Külliyesine gittik. Burası 1488 yılında bugünün koşullarında tam donanımlı bir tıp fakültesi ve hastanesi şeklinde tasarlanarak inşa edilmiş. Birbirine bitişik 2 ayrı avlulu yapı külliyenin ana yapıları olarak karşınıza çıkıyor. Okulda okuyan öğrencilerin kaldıkları bölümler, kütüphanesi, pratik uygulamaların yapıldığı tedavi odaları, hocalarından ders aldıkları bölümler ve yaşamın devam ettiği, hastaların tedavi edildiği diğer bölümler canlandırmalar ile müze olarak ziyarete açılmış. Burada başlangıçta tüm hastalıklara yönelik tedaviler uygulansa da zaman içinde daha çok ruh hastalıklarının tedavi edildiği bir merkeze dönüşmüş. Anadolu’da farklı örnekleri olan müzik ile tedavinin yanında, su sesi, hoş kokular da tedavi amacıyla kullanılmış. Farklı rahatsızlıklara farklı müzik makamları uygulanıyormuş. Müze girişinde hangi makamın hangi rahatsızlıklara iyi geldiğine dair bilgi bulunuyor.

IMG_0690.jpg Müze içinde o zamanın hapları ve bunların nasıl yapıldığını anlatan bir bölüm de vardı. Hapların büyüklüğünü görünce hep birlikte önce  korkuyoruz, sonra gülüyoruz, haplar kırılarak yutuluyormuş.

 

Müzeyi gezerken Amasya’daki Sabuncuoğlu Tıp Müzesi’ni hatırladım ve bu hatıra da yanılmadığımı birkaç oda sonra şaşırarak fark ettim. Müze içindeki bir bölümde Sabuncuoğlu tarafından yılan zehrine karşı nasıl bir panzehir geliştirildiği anlatılıyordu. Bundan 700 yıl önce Anadolu’da mesafeler uzun olsa bile bilimin nasıl geliştiği, bilginin nasıl paylaşıldığı görülüyor. Amasya Sabuncuoğlu Tıp Müzesi ile ilgili bilgileri  3 Günde Amasya ve Çorum yazımda bulabilirsiniz.

Ayrıca Külliye’nin arka tarafında yer alan Beyazıd Camisi de Edirne’de gördüğüm diğer camiler kadar etkileyiciydi. İç süslemeleri tarif edemiyorum, ama her detayı saatlerce hayranlıkla seyredebileceğim güzellikte. Caminin avlusu ortasındaki havuz, caminin saçaklarına saklanan kuşlar, caminin mistik havasını bir kat daha artırıyor. Daha bir etkileyici hale getiriyor.

Müzenin bahçesindeki tavus kuşu, kuru bir ağacı saran sarmaşık ve bunun hikayesi, hasta ve öğrenci odalarındaki canlandırmalar çocukların fazlası ile ilgisini çekiyor. Müzeyi hiç sıkılmadan ilgiyle gezdiler. Külliyenin çıkışında Edirne’de başka yerlerde de görebileceğiniz kuvvet macunu, elma şekeri, pamuk şeker ve kestane kebap satan tezgahlar da bizim için müze kadar ilginçti. Hepsinin tadına keyifle baktık.

 

 

Edirne Gar BinasıKülliyeden sonraki durağımız Karaağaç oldu. Karaağaç’ın hoş ana caddesi, Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi ve buradaki müzeler, Lozan Anıtı, daha sonra Meriç Köprüsü gördüğümüz ana noktalardı.

Edirne Eski Tren Garı

Güzel Sanatlar Fakültesi, kurumun içeriğine uygun güzellikte bir yapıda faaliyet gösteriyor, burası da eski Gar Binası, bu bina neredeyse hiç tren garı olarak faaliyet göstermemiş, çünkü yapıldıktan kısa bir süre sonra demiryolu hattı buradan taşınmış ve yanından demiryolu geçmeyen bir istasyona dönüşmüş. Bina ve çevresindeki diğer yapılar da Edirne’de gördüğümüz pek çok yapı gibi etkileyici.

Edirne-Lozan-Anıtı Ayrıca kampüs içinde Lozan Anıtı yer alıyor. Karaağaç, Lozan Anlaşması ile ülkemiz sınırlarına dahil olmuş bir beldemiz. Bu nedenle anlaşmanın 75. yılında inşa edilmiş bir anıt var. Anıtın 3 ana sütunundan biri Anadolu’yu, diğeri Trakya’yı ve üçüncüsü de Karaağaç’ı temsil ediyor. Bunları bir çember birleştiriyor ve birliğimizi sembolize ediyor. Ayrıca, anıt da yer alan genç kız figürü hukuku ve zarafeti, güvercin, barışı ve huzuru ve son olarak da genç kızın elinde tuttuğu belge de Lozan Anlaşmasını simgeliyor. Bu anıtı bizim için özel yapan bir nokta daha var. Anıt, Edirne gezimizin temel amacı olan Rotary topluluğunun bir üyesi olan Zihni Tekin tarafından inşa edilmiş. Yukarıda anlattığım Beyazıd Külliyesinin restorasyonuna da yine Rotary organizasyonunun büyük katkısı olmuş. Bu hizmetleri yapan bir topluluğun var olması çok gurur verici.

Karaağaç’ın Gar Binasına ulaşılan ana cadde geniş gölgeleri bir şemsiye gibi altındaki her şeyi koruyan çınar ağaçlarıyla kaplı, bu ağaçların altında pek çok kafe var, biraz dinlenmek, soluklanmak için bu kafelerde duraklayabilirsiniz, güzel bir çay ya da kahve içebilirsiniz.

Meriç Nehri-Karaağaç-EdirneBurada içtiğiniz çaylar yeterli gelmezse bir çay da Meriç Köprüsü civarındaki kafelerde içebilirsiniz. Burada da Meriç Nehri bir deniz gibi, gözünüzün görebildiği her yeri kaplıyor ve coşkun bir şekilde koşarcasına akıyor. Nehir üzerindeki Meriç Köprüsü ise onu bu coşkun akışını durdurmadan, yavaşlatmadan izler gibi üzerinde ona bakıyor. Bu nokta fotoğrafçıların uğrak yeri, siz de Edirne’den bir hatıra fotoğrafı saklamak isterseniz bu noktada mutlaka poz verin ve gezinizi unutulmaz kılın.

 

 

 

Bir Cevap Yazın